Tuesday, July 17, 2012

Modern Türk Edebiyatında 99 Hikâyeciden 99 Hikâye - Selim İleri


Oğlak Yayıncılık’ın 1997 yayımı olan 893 sayfalık bu derlemenin mimarı Selim İleri. Selim Bey, 1860 doğumlu Samipaşazâde Sezai’den 1949 doğumlu Necati Güngör’e kadar olan yelpazeyi 1949’da kesmesinin nedeni olarak 49 senesinin kendisinin de doğum yılı olmasını göstermiş. Çok özenli hazırlanmış, her hikayenin ayrı bir renk olduğu fevkalade bir eser. Her üç beş sayfada bir yepyeni bir hayata konuk oldum. Kimini okul dönemlerimden biliyordum, yeniden hatırlamanın tadı ile o hikayeyi okuduğum dönemin hatıraları birleşerek şaşırttılar beni. Kimilerini nasıl olup da anca bugün tanıdım diye hayıflandım, kiminin karanlık dünyasında ruhum sıkıldı, kimiyle okuma aşkım arttı (Okumak – Ziya Osman Saba), kimiyle boğazda kayığa bindim, kimiyle bir pencereden Beyoğlu’nun karmaşasına baktım, kimiyle metruk bir evden apar topar kaçtım (Sağır Yalı – Samet Ağaoğlu), Dimo ile terzi Kadri ve Madam’ı ziyaret ettim (Bir Terzi Soyunuyor – Zeyyat Selimoğlu), Yaşar Kemal’in Ağır Akan Su hikayesinde dertli Kerem Ustası’nın evinin küllerinin yanında dururken son satırda anlatılanların gerçek olduğunu öğrenip kalbimi kararttım.

Ta ilkokul zamanından bildiğim Yüksek Ökçeler mesela.  Ömer Seyfettin. Neşelendim okuyunca. Oysa ne kadar basit bir hikaye. Doğru ya! Basitliğinden aslında sevişim. Suat Derviş’in Avdet öyküsü de romantik akışını müteakip şaşırtıcı sonuyla okuru ters köşeye yatırıp, yüzünde gülümseme bırakıyor.


Oğuz Atay'ın "Demir Yolu Hikayecileri - Bir Rüya" öyküsü de anmaya fena halde deyeceklerden bir tanesi. Öyküye başlar başlamaz, garda hikaye satan 3 hikayecinin kulübelerini izlerken buldum kendimi. (Böyle bir meslek gerçekten var mıydı?) Her durumda hikaye yazarak geçim sağlamanın neredeyse imkansız olduğu hakikati ile yüzleştirdi Oğuz Bey bizleri. Kapanışını da o meşhur cümlesi ile yaptı: 


Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?

Ruhuma en iyi gelen satırların en eski olanlar olduğuna kâni oldum bu kitabı okurken.

janetaliriza.blogspot.de
Sizi hikayelerden bir kaç cümle ile baş başa bırakmadan önce, Orhan Duru’nun Yeşil Lahanalar hikayesini de anmak istiyorum. Hikaye, bir şiir gibi hece ahengi içinde, kafiyeli olarak ama nesir biçiminde yazılmış. Bir paragraf aktarmak isterim:

Kabzımal bastı kızı bağrına. Üzüldü bahçıvan eski gücünü yitirdiğine. Ne günlere kaldık, tanrım dedi kendi kendine. Herkes ekmek derdinde. Ekmek ekinde. Ekin köylüde. Köylü köyünde. Köy nerde? Ben ekmiyorsam ekmek, kimsenin ekmeğine el sürmeyeyim diye. Ama işte bu da gelecekmiş başıma demek, bu başımın üzerindeki şapkaya. Çıktı kızım da ondan yana. Kendi kanımdan olan kızım da karşı bana.“

Sözü çok uzatmadan diğer öykülerden unutmak istemediğim ve o yüzden burada kayda geçirdiğim diğer cümleler de aşağıda:

Sahilin sakin suları üstünde yeşil gölgeleri uyuyan çamların uğultularında ağlayan bir melâl var gibi geliyordu.“ (Güzide Sabri – Heybeliada Mezarlığı) 

Mayıs geldi, karşıbahçe âdeta bir kiraz denizi halini aldı. Eski ev, artık büsbütün kaybolmuştu.“ (Kirazlar – Reşat Nuri Güntekin)

Bilir misiniz ki bir kadının dudakları arasında parlayan bu hande, bu firarî işve şimşeği bir erkek kalbinde ne müthiş boralar tevlit eder?“ (Bir Ölünün Mektupları – Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

Ve hiçbirimizin aslında çok da farklı olmadığını iddia eden ve ister istemez önce karamsarlığa sonra huzura götüren cümleler de vardı elbet, Tanpınar'in Tren Yolculuğu'ndaki gibi:

Ben de bir şey sormaya cesaret edemedim; daha ötesinin bir yığın imkânsızlık; olmayacağı bile bile kurulan hayaller, cılk çıkan ümitler, birbirini tutmayan hesaplar, farkında olmadan işlenen hatalar, tek çare gibi görünen budalalıklar olduğunu hangimiz bilmeyiz? İnsan hayatı sandığımız kadar değişik değildir. Şartların arasına, mühim anlarda, kendi tecrübenizi olduğu gibi nakledin, en başka türlü hayatı doldurmuş olursunuz.“ (Bir Tren Yolculuğu – Ahmet Hamdi Tanpınar)

Sevgiyle Kalın
Janet.

Sunday, July 15, 2012

Telve Bana Bir Sey Demek Istiyor

janetaliriza.blogspot.de

 Cuma günü, aksam yemegini müteakip, efendim, bir yorgunluk kahvesi ile günümü taclandirmisken bir de üstüne fal kapadim ki ahvalimiz nedir bir tüyo alalim. Zaten hep cok sansli, cok kismetliyimdir; bunu gören telve bile gülümsemis bana. Daha ne isterim ben! Cok sükür.

janetaliriza.blogspot.de

Fincanda olanlar da bunlar. Anlayan ve agzindan bal damlayan varsa hic cekinmesin lütfen, dinlerim seve seve. Ama karanlik yorumlarinizi agzinizin icinde tutunuz.

Sevgiler,
Janet.

Saturday, July 14, 2012

Frida Kahlo ve Mentollü Bonbonlar

janetaliriza.blogspot.de
 Münih Havaalani'ndan hediye olarak gelmisti bu Kahlo baskili kutucuk. Kutucuk diyorum, zira bir kibrit kutusu büyüklügünde. Üzerinde Kahlo'nun 1947'de yaptigi otoportresi var. Bu resim "Self-Portrait with Loose Hair" diye biliniyor. Geldiginde de icinde mentollü bonbonlar vardi. Ben de bittikce yenilerini ekliyorum. 


janetaliriza.blogspot.de

Keske bu yetenekli Meksikali'nin 20nci yüzyilin ilk yarisinda yaptigi renk renk degisik fonlar üstüne oturttugu canim portre ve otoportrelere daha sık baksam.

Maymunlu olan oto-portresi benim favorim. Siz hangisini en cok seviyorsunuz?

Sevgiyle kalin,
Janet.


Friday, July 13, 2012

Dukan Diyeti - Dr. Pierre Dukan

janetaliriza.blogspot.de
 Herkesin son dönemde delicesine pesine düstügü, et yiye yiye zayifladigi, diyetin incili haline gelmis olan Dukan benim de elime gecti. Resimlerden de anlayacaginiz üzere kitaba tepkiliyim. Okurken, misler gibi kendi yaptigim muzlu tarcinli sütü ictim. Yetmedi, Yunanistan'in calkantili bütcesine katki olsun, Angela Merkel'e borclarini bir an evvel ödeyebilsinler diye aldigim (!) zeytinyagli sarma konservesini de sükrederek ve afiyetle yedim. 

janetaliriza.blogspot.de
Tek tip beslenmenin saglikli oldugunu hangi akli evvel savunabilir? Saglik acilimlari olmadigi sürece, kalp ameliyati olunmayacaksa, obezlikten dönülmeyecekse neden yapilmalidir böyle bir diyet?

Bu diyeti  uygulayanlarin bloglarindan anladigim kadariyla, bunu uygulayanlar bogazina kadar kabiz olmuslar. Meyve yemeyen bünyelere neler olur? Kimse sacinin, tirnaginin, derisinin, immün sisteminin verdigi tepkilerden söz etmemis. Ancak ben eminim, meyve sebze yoksunlugunun etkileri bu saydigim yerlerde hemen gözlenebilir. (Atak bitip seyir evresi basladiginda iki günde bir bir miktar sebze yenebiliyor. Ben onu da yetersiz buluyorum.) Karbonhidrat grubuna da veda ediyorsunuz, ancak yulaf kepegi ile bir krep tarifi var ki, onunla bu özlemi giderebiliyorsunuz. Barsaklari da yulaf kepegiyle calistiriyormussunuz. Koruma evresinde, yani arzu ettiginiz kiloya ulastiktan sonra normal yemeye basliyor, haftada bir protein günü yapiyorsunuz.

Dengeli beslenmek, ölcülü ve saglikli yemek, hareket etmek lazim zayiflamak icin. Zayiflatmiyordur Dr. Dukan demiyorum. Ama saglikli olmasi imkansiz böyle bir gida rejiminin. Küspeye talim, halterci yetistirircesine et üstüne et, günde onca yumurta... Karacigere, böbreklere zulüm bence.

Bu diyete dair kulaktan dolma bilgilerimi kitabini okuyarak ilk elden olanlar ile güncelledim.
Begenmedim. Ama -dilerim hic isimiz düsmesin- acil bir sekilde erimek gerektiginde uygulanacak bir metot ögrendim.

Yunanistan'a yardim icin helva alacagim bugün.

Afiyet, sihhat dolu günler olsun,
Janet.

Thursday, July 12, 2012

Tedirginin Biri - Sunullah Arısoy

Cuma sabahi, yine bir firtina ile gün agarmadan gözlerimi actim. Yeniden uyumada muvaffak olamayinca ben de önce kendime bir kahve hazirlayip kalan uykumu dagitmaya karar verdim.

janetaliriza.blogspot.de
Yalniz basincsiz, french press ve türevlerinde hazirlanan kahve, göstermesini umdugunuz etkiyi maalesef göstermiyor. Ben sabahin o saatinde demir mocha'yi ocaga koymaya üsendigim ve Cafissimo ile gürültü yapmaktan cekindigim icin bir seferlik buna talim ettim.


Firtina tedirginliginin üstüne, kütüphaneden en son aldigim kitaplara göz gezdirirken bu basligi görünce o halimi yansitan bir hikaye okuyacagimi sanmistim. Oysa bu tedirgin, baska türlü tedirginmis. Ari Yayinlari'nin 1962'de yaptigi birinci baskisi olan bu 78 sayfalik uzun hikaye elime gectiginde oldukca yipranmis, yaslanmisti. Kitap kokusunu sevenler bilirler, eski saman kagidin ve eski mürekkebin yasli ve titrek bir kokusu vardir. Icime cektim. Ve o nefesle kendimi tedirginin depresif dünyasinin bunaltili oldugu kadar yer yer felsefik yansimali cümlelerinin akintisina biraktim. 


Cümleleri okurken aklimdan gecenleri, yorumlarimi, güldüklerimi kendime sakliyor, sizi birkac alinti ile basbasa birakiyorum:

janetaliriza.blogspot.de

Yeni bir gün basliyor demek, hicbir sey demek degildi. Bir adamin uyanmasi demekti. Yalniz bu demekti. (s.7)

* * *

Bir iri budala, aglamayi aciyla birletirmis, o günden bu yana aglamak acinin isareti olmus....Oysa aglamak nasil güzel bir seydi! Aglamaya böyle bir anlam verince, ya da verilmis böyle bir anlamin etkisinde kalinca, kisioglu o güzelim tadi yitirmisti. (s.21.)



* * *

Ne demisti doktor? Doktor demistiki... --Tanri bütün doktorlarin belasini versindi! Bütün doktorlarin yok olmasinda hicbir sakinca yoktu. Bastan sona birer kücük budalaydilar. Kisioglunun en ise yaramazi gidip doktor oluyordu. Baska birsey olamayacaklari, bir ise yaramayacaklari icin doktor olacaklardi.(s.36.)

* * *

Bende anlayamadigi bir yan varmis. Cekiyomus O'nu. <Havam> degisikmis benim. Ne havasi? Hep beni düsünmüs. Kendisi de sasiyor buna. Düsüncesine katildim.
<Aleladeyi görmemissiniz de ondan> dedim.
Eliyle agzima bir tokat vurdu.
Kücük, yumusak elleri var. Bebek elleri gibi. Duyarligi olan eller bunlar, belli. (s.51.) 


* * *
Ilkin benim o toplantiya gelmemi cok yadirgamis. Öyle diyor. Birisi demis ki O'na <sana> demis <ilginc bir adam getirecegim...Aykiri bir adam>
Tasrali bulmus beni. Kiligim, oturusum, sigara icisim, konususum, yanima yöreme bakisim hep tasraliymis!
Dogru.
O gün ki yadirgamadi ki beni. Yalniz o gün mü?
Dogdugum gün Tanri bilir, anam babam yadirgamistir önce--Sonra herkes. Ben bile kendimi yadirgiyorum. (s.53)

Sevgiyle Kalin,
Janet.

Monday, July 9, 2012

Bambados!

Birkac gün önce havuzdan davetiye aldigimi yazmistim. Cuma ögleden sonra git gide agirlasan, bir yagip bir acan havadan nemlenecegime, dogruya havuza atlayarak islanmaya karar verdim. Yalniz cuma günü oldugu icin, zannettim ki cocugunu kapan gelir, ortalik ufakliklardan gecilmez, biz de adam akilli yüzemeyiz. Oysa hic de sandigim gibi degildi. Yas ortalamasi 35 civariydi. Herkes sakin sakin sporunu yapti, kitabina göz gezdirdi.

janetaliriza.blogspot.de

Kapali havuzlar icinde en cok spor amacli olani, yani olimpik ölcüleri haiz olanini seviyorum. Herkes kulvarinda rahat rahat yüzüyor. Ortalikta ördek gibi dolanan olmuyor.

Bir ara disaridaki havuzlara da gittim. Su sicakligi biraz daha düsüktü, ilk basta alismak güc olsa da spor amacli yüzmeye daha müsait oluyor soguk su.

Elbette kaydiraklari affetmedim. Asagiya dogru süratlendikce adrenalin artiyor! Aslinda adrenalinle basim hic hos degil. Onu sadece caresizlik anlarimdan tanidigim icin garip hisler duyuyorum adrenalinin ardindan. Bir nevi sartli refleks sanirim. Yenerim ama. Üstüne gitmem lazim hepsi bu. O yüzden spor esnasinda kücük adrenalin anlarini degerlendirip o refleksimi bertaraf etmeye calisiyorum.

Spor kompleksinin catisina da romantik bir havuz kondurmuslar. Orman manzarasina nazir, acik havada ve isitilmis suyun icinde harikulade bir yarim saat gecirdim.

O gün, aklima sık sıSunullah Arısoy'un o sabah okudugum hikayesinden (Tedirginin Biri) cümleler geldi. Kendimi yerli yersiz gülümserken yakaladim.


E onu da yarin anlatayim madem.
Sevgiyle kalin,
Janet.

Sunday, July 8, 2012

Prag Mezarlığı - Umberto Eco

janetaliriza.blogspot.de


Bu edebî ziyafet sofrasına Koko sayesinde oturdum!

Doğan Kitap’ın yayınladığı 493 sayfalık bir Umberto Eco ziyafeti.Bir gül gibi kat kat açılan bir hikaye. Zaten Eco’dan da başka türlüsü beklenemezdi. Kitap ve yanındaki harikulade kart elime geçer geçmez kitaba gömüldüm. Daha ilk sayfaların birinde Almanlarla ilgili bir paragrafa rastlayınca burada durup bu bölümü kahkahalarla Stephan’a anlattım. O kadarcık giriş bölümü bile başımızı döndürmeye yetti. Stephan „bekle okuma hemen Almancasını alıp geleyim, eşzamanlı ilerleyelim“ dedi ve böylece, birlikte bir film izler gibi, aynı kitabı iki farklı lisanda eş zamanlı okuduk. Kitabın güzelliği, paylaşmanın bereketiyle katlandı.

Çeşitli milletlere/toplumlara dair önyargılar, tezgâhlar, komplo teorileri, takma sakallar, leziz yemekler, yer yer karşınıza çıkan S. Freud gibi gerçek karakterler…Öyle bir tempoda, ve yer yer kitabın anlattıklarını öte sayfalarda açmasıyla birtakım mevzuları geç anlıyor okur. Geri dönüp gözden geçirmek de kitabın büyüsünü bozacağından; kitap bittiğinde onu yeniden okuyacağınızı çok iyi bilerek ayrılacaksınız.

Doya doya okuyun.
Sevgiler,
Janet.

Saturday, July 7, 2012

Masumiyet Müzesi - Orhan Pamuk


Kitabı çıktığı zaman hemen alıp okumuştum. Şimdi Türkçesini bulamadım kütüphanede, o yüzden Almancasını fotoğrafladım. 

janetaliriza.blogspot.de

Aslında, belki romantik hisleri kuvvetli, anılarını eşyalar ile bütünleştirerek onları biriktirmenin anlam ifade ettiği kişiler için çok içli, çok duygu yüklü ve bir solukta okunacak bir roman olabilir. Yalnız benim elimde, biçare kitap, bitmek bilmedi.  Kitabın açılış cümlesi herkes gibi beni de tavlamıştı:

„Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum“

Orhan Pamuk kitaplarının dekorunu da hep çok sevmişimdir. Bu kitaptaki 70ler, 80ler planları da aynı şekilde çok kapsamlı, çok görsel. Ben Füsun ile Orhan Pamuk’un dans etmesini okurken çok güzel zaman geçirdim. „bir zamanlar zengin olup da servetlerini beceriksizce kaybeden her aile gibi pamuklar da içlerine çekilmişlerdi“  cümlesini okurken, Orhan Bey'in dedikodusunu yaptığım hissine kapıldım.Füsun'un Samsun içtiğini öğrenince, sanki odam leş gibi Samsun koktu. Kemal, Füsunlar'gidiş gelişleri artırınca ben onun adına utandım.
  
Bunlar aklımda kalan ve tat aldığım noktaları. Ama kitaba gitgide yayılan, adım adım artan obsesyonu, eşya bağımlılığını ve bu tatsız aşkı ben okumaktan hazzetmedim.  Romanın ayrıntılarından çok sıkılmış olmam, onun orijinalitesinden bağımsız bir durum. Daha önce böyle saplantılı bir aşkı, böyle kleptoman bir aşığı izlememiştim roman satırlarında. Bu anlamda, Pamuk yeni bir kapı açmış, (sanırım) denenmemiş birşeyi denemiş. Ayrıntıya gelemiyorsanız kaçın. Ama aşk, saplantı, mutluluk, nesneler düzleminde bir yolculuk yapma fikri rahatsız etmiyorsa hiç durmayın, girin Masumiyet Müzesi'ne.

Sevgiler,
Janet.

Friday, July 6, 2012

Terk Eden Aslinda Terk Edilen Midir?

Son haftalarda ask atmosferi cok sisli, zaman zaman cok gergin, bol simsekli. Kozmik dünya mi oyun oynuyor, gerileyen Venüs mü acitiyor, sinirler bozuk da toplu bir deliryuma mi sürükleniyoruz bilmiyorum ama su sira ciftler birbirlerini cok incitiyorlar.


Ilk isittigim hikayeye göre, delikanli bizim kiza bulusmalarda nispeten kaba davranmaya baslamis önce. Sonra yemekli bulusmalar yerini kisa kahve bulusmalarina birakmis. Oglanin annesi sehre geldigi icin muhabbeti fazla uzatamamasina yormustuk bu durumu. Yavas yavas aramalari da azaltmis. Ya annesinden cekiniyor ya da soguyor dedik bu duruma. Derken topluca bir görüsmede, kizcagizin tokum demesine ragmen israrla bir sandvic ismarliyor. Kiz (galiba biraz da domuzlugundan) yemeyince de birden parlayip sandvici cöpe atiyor. Yok iste "artik sen beni sevmiyorsun"lar, falan ile de kizi iyice sasirtiyor. Oysa arayi sogutan kendisi. Sonradan da agir agir evinin esyalarini dagitmaya basliyor. Calisma masasi birine, bisiklet ötekine... Galiba Ingiltere'ye tasinacakmis. Ama bunu kedisi hic dile getirmiyor. Bir tanidiga öyle birseyden söz etmis. Dolayli ögreniyoruz haberi. Bizim kiz sesini cikartmiyor ama alti kilo verdi, eridi gitti. "Birlikte olmak zorunda degiliz, ayrila da biliriz, ama konussana benimle be adam ne istiyorsun" diyor ama eleman hala muglak tavirlar icinde. Bu durumda kiz terk edecek gibi görünüyor.


Bir diger kafasi karisik haberi de evlenme arefesindeki bir dostumdan geldi. Nikaha yalnizca sayili haftalar kala yoktan yere cocuklasarak, kavga cikaran, küsen, utanc verici hallere giren eniste, herkese davetiyeler dagitildiktan sonra kaprisinden, darginlik arkasi barismayi beceremediginden nikahi erteliyor! Gelin hanim davetlilere izahat vermekten ve bu adamla gececek hayati düsünmekten bitap.  Bu durumda kiz terk edecek gibi görünüyor.


Erkek tarafinin Alman, kiz tarafinin Italyan oldugu bu iliskide, oglan da kiz da belirli araliklarla birbirlerini ülkelerinde ziyaret etmekte, hasret gidermektedir. Araya giren bir iki ayin ardindan, birkac gün zarfinda hasret giderme esnasinda oglan inatla yilan dilini esirgememekte, aci sözleriyle bambina'nin yüreginde yaralar acmaktadir. Böyle yapar ama kiz gelmeyince de üzülür, kendi ziyaretlerini de eksiltmez. Tipki aci sözlerini eksiltmedigi gibi. Bu durumda kiz terk edecek gibi görünüyor.


Ortayasi geride birakan ciftimizden, erkek tarafi emeklilik ardindan önce kisa, sonra uzun tatillere cikmaya baslar. Kadin tarafinin buna hicbir itirazi yoktur. Yeter ki herkesin huzuru yerunde olsundur. Derken adam yilin alti ayini direkt disarda gecirmeye baslar. Ceketini esyasini alip ayriliyorum da demez ama hic. Bu sünüp giden iliskiden yorulmaya baslayan hanim, artik terk edecek gibi görünüyor.


Genel olarak sorumluluktan kacma egilimi yüzünden, erkekler, terk etmek istedikleri kadinlari terk etmeye mi zorluyor? Terk eden aslinda terk edilen mi?


Sizde hikayeler varsa dinlemek isterim.
Sevgiyle kalin,
Janet.

Thursday, July 5, 2012

Kendine Düşman Kadınlar

Zaman zaman Türk anne-babalarla temas kuruyorum. Aileler Almanca bilmedikleri için ne çocuklarının derslerine yardım edebiliyorlar, ne öğretmenleri ile görüşebiliyorlar. Ben de elbette veli görüşmeleri ve saire için seve seve çeviri yapıyorum onlara.

Buralardaki gözlemlerime dayanarak diyebilirim ki, buradaki cehalet Türkiye’deki ortalama alt tabakayı sollayacak düzeyde. Görgüsüzlük de cabası. Ancak, o görgüsüzlük düzeyi tartışılır. Zira, üniversite mezunu olup da, bu cigligini zaman icinde törpüleyecegine artiranlar gani. Bir öfke aninda yazmam dilerim.)

Örneğin, kızının okul başarısızlığından söz eden bir anne „Tabii, Türkiye ile Almanya’daki sistemler birbirinin aynı olmadığı için kızım okulda zorlanıyor“ diyor; „kızınız Almanya’ya kaç yaşında geldi?“ sorusunu ise „burada doğdu“ diye yanıtlıyor.

Yabancı ev hanımlarının, günlük yaşamlarını idâme ettirmelerini mümkün kılacak kadar Almanca öğrenmelerini amaçlayan bir projede, Türk hanımların Almanca öğretmeni olarak kısa bir süre çalışmıştım. Hanımlardan biri, bir diğerini, arabası ile derse getiriyordu. Oğlunun doktor randevusu nedeniyle  bir sonraki derse gelemeyeceğini; dolayısıyla diğer hanımı da getiremeyeceğini söyledi. Diğer hanımın tepkisi evlere şenlik. Elini beline koydu ve en çirkef ses tonu ve yüz ifadesi ile „BİZİM KAÇ TANE ARABAMIZ VAR!“ dedi. (Özellikle büyük harflerle ve kalın yazıyorum.) Bazen, söylenecek sözler anlamını bir anda yitirip gidiyorlar.

Hanımlar arası çekişmeler, s*d*k yarışları, hasetler, gıybetler zaten evrensel kabul edilir. Yalnız, bunu yapanlar bir de kadın olarak erkeğinin yanındaki yerini bilenler (!) olunca, seviye bambaşka bir boyut alıyor. Eşi tarafından, maalesef bildik ilkel yöntemlerle (gerçekten üzülerek söylüyorum) ‚terbiye edilen‘ bir hanım sinirlendiği bir diğer hanımı çekiştiriyor. Diyor ki „at, sahibine göre kişner.“ Anlatılanlara bakılırsa, diğer hanım ‚dili uzun‘ ‚herşeye karışan‘ birisi. Onun edepsizliklerinin müsebbibi ise, diğer hanımlara göre eşinin, hanımının „ipini uzun tutması“!!! Kendini at, eşini sahibi diye nitelemekten hicap duymamak… Kendine mi düşman bunlar? Diyecek söz bulunamıyor işte.

Kadına uygulanan şiddet konusunda, sadece erkeği eğitmenin ne kadar tek yönlü olduğunun resmidir bu. Kadınların kimi, bunu şikâyet konusu olarak bile görmüyor. Olağan yaşamın, günlük iletişimin bir parçası onlar için. Gelin de çıkın işin içinden. Gelin de koruyun bu kadını. Gelin de bu kadının yetiştirdiği oğlan çocuğunun, gün gelip bir centilmene evrilebileceğine inanın. Mümkün mü Allah aşkına?

Bende böyle hikâyeler çok. Bereket hayat bana tecrübe çeşitliliği konusunda cömert davrandı, çok çeşitli grupları yakından tanıma şansım oldu. Devamı gelecek muhakkak.

Sevgiyle kalın,
Janet

Wednesday, July 4, 2012

Fotograf Cekemiyorum

Aslen gazeteci, tarihci vs. olan bir grup arkadasim, ayri ayri caldiklari enstrümanlari ile bir araya gelerek kendi kendilerine müzik yapmaya basladilar. Arkadas ortamlarini senlendiriyorlar falan derken önce kilise kermeslerinden, sonra festival organizasyonlarindan teklif almaya, hic beklemedikleri bir sekilde hobilerinden para kazanmaya basladilar. 


Kilise kermeslerini seviyorum, cünkü festival gibi bir güruh insan ve deli gürültü olmuyor. Daha nezih, daha sakin, yas ortalamasi daha yasli ve yemekler daha lezzetli oluyor.  
Bunlardan bir tanesi gecen pazar günüydü, yukarida sözünü ettigim arkadaslarim da oraya birkac parca calmak icin gitmislerdi. Resim cekerken bir yandan da kendimi onlara göstermeme, konsantrasyonlarini bozmama cabam vardi, o yüzden cok sacma resimler cekmisim. 

janetaliriza.blogspot.de

Bir yandan neseli sarkilarini dinlerken, kilise gönüllülerinin hazirladigi buz gibi meyve salatasi ile serinledik. 

Elbette bira ve Brezel klisesi de vardi ama ben hic bulasmadim. Müthis davetkar pastalara karsi koyduguma hala yaniyorum.


janetaliriza.blogspot.de

Bizim arkadaslarin şanı bir iki organizatörün dikkatini cekmis. Onlari tanitmak icin fotograf cekimi yapmislar. En sevdigim fotografin kartposta halini klavyeci arkadasim bana hediye etti. Ben de o karti kitap ayraci olarak kullanmaya basladim.


Kartin resmini cekmistim, hic güzel cikmamis, yine de koyuyorum ama:
http://janetaliriza.blogspot.de
http://janetaliriza.blogspot.de


Resimdeki sagdan direksiyonlu old-timer'a asik oldum. Grubun bir internet sitesi var. Buradan  göz atabileceginiz sayfada, resimler bölümünde bu ihtiyar güzelligin (arabayi kast ediyorum evet) diger pozlari ile gözlerinizi senlendirebilirsiniz.


Elemanlarin Facebook sayfasini begenip garipleri sevindireyim, müziklerini arada dinleyeyim derseniz de o sayfa iste burada.


 Sevgiyle kalin,
Janet

Tuesday, July 3, 2012

Kürk Mantolu Madonna - Sabahatin Âli

Dünya’nın en basit,en zavallı,hatta en ahmak adamı bile,insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!...Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?


janetaliriza.blogspot.de


Cem Yayınevi'nin 1985'te tefrika ettigi Sabahattin Âli'nin 1945 senesinde yazdıgı bu müthiş kitabı koyu kış gecelerinin birinde icime cekmiştim. Türk Edebiyati'nın en sürükleyici aşk hikayelerinden biri olan bu kitabi okurken Raif Efendi'nin icine kapaniklıgı ile huzursuz olacak, zamanında tuttugu günlügün sayfalarını cevirirken, bu itilmiş adamın ardında nasıl bir fırtınali bir aşk bıraktıgını anladıgınızda nasıl oldugunu anlamadan kitabın sonuna geleceksiniz. 


Kitabı okurken pek cok notlar almiş, alıntılar kaydetmiş; bitirdigimin ertesinde ise bunları ekşisözlük'te paylaşmak üzere bilgisayarımın başına gecmiştim. Kayda aldıgım tüm alintilar, not düştügüm bütün yorumlar benden önce zaten bire bir yazilmiş! Demek ki Sabahattin Âli hepimizi ayni cümleler ile avlamiş


Kitabın sonundaki birkac not arasından Cevdet Kudret'in yazdıgı da ilgimi cekmisti. Diyor ki:


"Kürk Mantolu Madonna" romanına ilkin Lüzumsuz Adam adini vermisti. Icindeki <z> ve <s> harflerinin catişmasını begenmedigi icin, bu adı sonradan degiştirdi.Piyasa romanlarini düşündüren o acayip adı taktı. Lüzumsuz Adam adını yıllarca sonra Sait Faik kullandı, Sabahattin'in kullandıgını bilmeden, tabii."



Kitaba ismini veren Kürk Mantolu Madonna tablosu her ne kadar Madonna delle Arpie isimli calışma olsa da, Raif ile birlikte galeride oturup tabloya daldıgım sahnede, zihnim bana o duvarda Zerrin Tekindor'un yandaki resmini gösterdi durdu.


Ama Maria Puder olarak hayal ettigim karakter daha farklı görünüyordu.


Bu arada günün birinde evime gercek resimler aldıgımda Zerrin Hanim'in pofuduk saclı, takma kirpikli, bol makyajli oyuncu kızlarının pesine düşecegim muhakkak. 


Kürk Mantolu Madonna'dan birkac alıntı ile sizi bas basa birakayım. 


Sevgiyle kalın.
Janet


*
hizli hizli otele dondum. kahvenin gramofonu ve suriyeli kadinin sarkisi kesilmi$ti. arkada$im yatagina uzanmi$ kitap okuyordu. bana yandan bir goz atti:

"ne o, capkinliktan mi geliyorsun?" dedi.

insanlar birbirlerini ne kadar iyi anliyorlardi... bir de ben bu halimle
kalkip ba$ka bir insanin kafasinin icini tahlil etmek, onun duz veya kari$ik ruhunu gormek istiyordum. dunyanin en basit, en zavalli, hatta en ahmak adami bile, insani hayretten hayrete du$urecek ne muthi$ ve kari$ik bir ruha maliktir!.. nicin bunu anlamaktan bu kadar kaciyor ve insan dedikleri mahluku anla$ilmasi ve hakkinda hukum verilmesi en kolay $eylerden biri zannediyoruz? nicin ilk defa gordugumuz bir peynirin evsafi hakkinda soz soylemekten kacindigimiz halde ilk rast geldigimiz insan hakkinda son kararimizi verip gonul rahatiyla oteye geciveriyoruz?

*

*
insanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.

   

 (s.40)

Monday, July 2, 2012

Ece Ajandasi (Vol.1)

Ismini söylemek zor, dikkat etmezseniz agzinizdan "Eje Acandasi" cikabilir.

Yillariiin Ece Ajandasi. Her sene Aralik basindan itibaren döne dolasa, yana yakila aradigim canim ajandam. 

Bana reklamlarini yapayim diye para verip ürün göndermiyorlar, ben gönülü olarak methediyorum.

2000'li yillarin basindan itibaren (ki üniversiteye girdigim yillara denk gelir) Muhtira serisine gönül verdim. Lastikli, kirmizi deri olan, yapraklari altin yaldiz olan o seri aklimi basimdan aldi. 

Bu arada Avrupa'da onu bulmak öyle zor ki! Ece Muhtirasi yerine Moleskine al demeyin bana, asla yerini tutmuyor. Önceki sene satis-pazarlama müdürleri Hülya Hanim'a mail atip bulamadigimi bildirmistim. O da bana bir iki ipucu vermisti. 

Gecen senin sonlarina dogru anladim ki, bu ufak defter bana yetmemeye basladi. Ama aliskanliklarimi kolay terk de edemem. Aklim daha büyük bir defter almami, kalbimse kücük dostumdan ayrilmamami söylerken, Kitapyurdu'na siparisimi Muhtira serisi icin verdim. 

Onu yerine Akcay Dizisinden siyah deri bir defter geldi. Her ne kadar bekledigim bu olmasa da aslinda gercek ihtiyacim iste buydu!Yilin ilk günerinden bu yana birbirimizden hic ayrilmadik. Zaman yönetimi adina eger birseyler biliyorsam, bunu bu harika defter kolaylastirarak ögretti.

janetaliriza.blogspot.com
Bakalim bu sene onu yine Evropa topraklarinda mi arayacagim Aralik geldiginde, yoksa canim ülkemde mi?

Sevgiyle kalin,
Janet.

Phantasmagorian

Dostum Faunia'nin muhtesem -ama ismi baslangicta zor gelen- blog'u Phantasmagorian'i onurla sunarim!

Takip etmeye deger bir film blogu. Sicagi sicagina kritikler, imdb ile karsilastirmali yorum ve puanlar. Mmmmh...

E bir bakin bakalim.

Sevgiler,
Janet.

Sunday, July 1, 2012

Posta Kutusu Sürprizi!


Bundan iki ay önce yarışmaya katılmış, ilk bir iki turda sıralamaya girdikten sonra gerilemiş ve sonunda zaten pes etmiştim… Derken efendim, dün posta kutumda bu yarışmayı düzenleyen havuzdan bir zarf buldum. 

Merakla açtım veeee BİNGO! 

Katılım ve efor için teşekkür etmişler, bir de havuz davetiyesi iliştirmişler yanına.



janetaliriza.blogspot.com


Almanya’da olduğumu unutarak sevindim bir an. Hemen açıklayayım bunu.
Bugün Temmuz 1.  Yazın göbeği.

Dün gece yüreklere korku salan korkunç bir fırtına vardı. Camlarımız zangır zangır titredi, gök bir başka gürledi, çatılardan damlardan olmadık gürültüler işitildi; dallar, bitkiler, nesneler savruldu durdu oradan oraya.

Sebastian kahramanca kendini dışarı atıp çakan şimşekleri fotoğraflamış. İşte onun karelerinden biri: 



janetaliriza.blogspot.com



Şu an sabahın 10’u. Fırtına dindi ama hava kapkaranlık, yağmur zaman zaman şehri yıkayıp geçiyor.

Sözün özü, havuz macerası bugünlük suya düşer. Elimde tam âsude pazar gününe layık bir hikâye derlemesi var. Bitirince onu da burada kayda geçireceğim muhakkak.

Şimdilik iyi pazarlar, sevgiler.
Janet


Not: İnce Memed’in Almanca versiyonunu almıştım kütüphaneden okumak üzere. 3 gün içinde kaptırdım kitabı. Yabancılar arasında meğer ne popülermiş! Okunsun madem. Seve seve verdim kitabı taliplisine. Bakalım ne zaman geri gelecek.