Showing posts with label hikaye. Show all posts
Showing posts with label hikaye. Show all posts

Thursday, July 19, 2012

Fehmi K.'Nın Acayip Serüvenleri - Hilmi Yavuz

Bu hikaye kitabini eime aldiginda meger eski kapagina aldanmisim. Icinde böyle post-modern bir öykünün cikacagini hic tamin etmemistim. Okumaya basladigim ilk sayfalardan itibaren bu cok da asina olmadigim tarz, itiraf etmeliyim, beni saskina cevirdi. Bir o kadar da neselendirdi! Kitaptan etrafimdaki herkese söz ettim!

Anlaticinin bu denli varlik gösterdigi bir diger öykü henüz okumamistim. Tam bir konudan söz ederken "bu konuda daha fazla yazacagima cok emin degilim" diyen bir anlatici var bu kitapta! 

Su cümleye bakin mesela:

      Simdi biz, anlati okurlari olarak, Fehmi Kavki'nin Anette ile nasil tanistigini merak 
      ediyoruzdur elbette. Ama durun sevgili okurlarim, her seyin bir sirasi var. 
     Ayrica, Fehmi Kavki'nin Anette ile nasil tanistigini size anlatacagimdan simdilik 
     pek emin degilim. (s.11)

janetaliriza.blogspot.de
Ya da su cümle de ilk basta yüzümde gülümseme birakmisti:

    Buraya kadar anlatilanlar, 'bin bankada yalismakta olan Fehmi K. bir yaz sabahi 
    evinden cikip isyerine dogru gidiyordu', diye özetlenebilir. Evet, özetlenebilir
    özetlenmesine de, ben öyle ince, pestil inceliginde kiytirik romanlar yazip üzerine
    'anlati' diyerek okura yutturmaya calisan yazarlardan degilim. (s.12-13)

   Böyle giderse Fehmi K. işyerine kolay kolay varamayacak diye söylendiğinizi duyuyor
   gibiyim, sevgili okurlar. … Ben, Fehmi K.‘yı, elimden geldiğince elbette, şu lanet olasıca
   sokaktan bir an önce kurtarıp işyerine ulaştırmaya çabalarken , öykülemeyi zırt pırt
  keserek, -ve iyi okur ukalalığıyla, işimi güçleştirdiğinizin ayırdında değilseniz ben ne
  yapayım? Onun için sözü uzatmadan, (bu sözüm sanadır ey okur!) Fehmi K.‘nın işyerine
  dönelim. (s.15)

Sevincli bir ramazan olsun, hakkiyla anlamina ererek yasansin dilerim.
Sevgiyle kalin,
Janet.

Tuesday, July 17, 2012

Modern Türk Edebiyatında 99 Hikâyeciden 99 Hikâye - Selim İleri


Oğlak Yayıncılık’ın 1997 yayımı olan 893 sayfalık bu derlemenin mimarı Selim İleri. Selim Bey, 1860 doğumlu Samipaşazâde Sezai’den 1949 doğumlu Necati Güngör’e kadar olan yelpazeyi 1949’da kesmesinin nedeni olarak 49 senesinin kendisinin de doğum yılı olmasını göstermiş. Çok özenli hazırlanmış, her hikayenin ayrı bir renk olduğu fevkalade bir eser. Her üç beş sayfada bir yepyeni bir hayata konuk oldum. Kimini okul dönemlerimden biliyordum, yeniden hatırlamanın tadı ile o hikayeyi okuduğum dönemin hatıraları birleşerek şaşırttılar beni. Kimilerini nasıl olup da anca bugün tanıdım diye hayıflandım, kiminin karanlık dünyasında ruhum sıkıldı, kimiyle okuma aşkım arttı (Okumak – Ziya Osman Saba), kimiyle boğazda kayığa bindim, kimiyle bir pencereden Beyoğlu’nun karmaşasına baktım, kimiyle metruk bir evden apar topar kaçtım (Sağır Yalı – Samet Ağaoğlu), Dimo ile terzi Kadri ve Madam’ı ziyaret ettim (Bir Terzi Soyunuyor – Zeyyat Selimoğlu), Yaşar Kemal’in Ağır Akan Su hikayesinde dertli Kerem Ustası’nın evinin küllerinin yanında dururken son satırda anlatılanların gerçek olduğunu öğrenip kalbimi kararttım.

Ta ilkokul zamanından bildiğim Yüksek Ökçeler mesela.  Ömer Seyfettin. Neşelendim okuyunca. Oysa ne kadar basit bir hikaye. Doğru ya! Basitliğinden aslında sevişim. Suat Derviş’in Avdet öyküsü de romantik akışını müteakip şaşırtıcı sonuyla okuru ters köşeye yatırıp, yüzünde gülümseme bırakıyor.


Oğuz Atay'ın "Demir Yolu Hikayecileri - Bir Rüya" öyküsü de anmaya fena halde deyeceklerden bir tanesi. Öyküye başlar başlamaz, garda hikaye satan 3 hikayecinin kulübelerini izlerken buldum kendimi. (Böyle bir meslek gerçekten var mıydı?) Her durumda hikaye yazarak geçim sağlamanın neredeyse imkansız olduğu hakikati ile yüzleştirdi Oğuz Bey bizleri. Kapanışını da o meşhur cümlesi ile yaptı: 


Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?

Ruhuma en iyi gelen satırların en eski olanlar olduğuna kâni oldum bu kitabı okurken.

janetaliriza.blogspot.de
Sizi hikayelerden bir kaç cümle ile baş başa bırakmadan önce, Orhan Duru’nun Yeşil Lahanalar hikayesini de anmak istiyorum. Hikaye, bir şiir gibi hece ahengi içinde, kafiyeli olarak ama nesir biçiminde yazılmış. Bir paragraf aktarmak isterim:

Kabzımal bastı kızı bağrına. Üzüldü bahçıvan eski gücünü yitirdiğine. Ne günlere kaldık, tanrım dedi kendi kendine. Herkes ekmek derdinde. Ekmek ekinde. Ekin köylüde. Köylü köyünde. Köy nerde? Ben ekmiyorsam ekmek, kimsenin ekmeğine el sürmeyeyim diye. Ama işte bu da gelecekmiş başıma demek, bu başımın üzerindeki şapkaya. Çıktı kızım da ondan yana. Kendi kanımdan olan kızım da karşı bana.“

Sözü çok uzatmadan diğer öykülerden unutmak istemediğim ve o yüzden burada kayda geçirdiğim diğer cümleler de aşağıda:

Sahilin sakin suları üstünde yeşil gölgeleri uyuyan çamların uğultularında ağlayan bir melâl var gibi geliyordu.“ (Güzide Sabri – Heybeliada Mezarlığı) 

Mayıs geldi, karşıbahçe âdeta bir kiraz denizi halini aldı. Eski ev, artık büsbütün kaybolmuştu.“ (Kirazlar – Reşat Nuri Güntekin)

Bilir misiniz ki bir kadının dudakları arasında parlayan bu hande, bu firarî işve şimşeği bir erkek kalbinde ne müthiş boralar tevlit eder?“ (Bir Ölünün Mektupları – Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

Ve hiçbirimizin aslında çok da farklı olmadığını iddia eden ve ister istemez önce karamsarlığa sonra huzura götüren cümleler de vardı elbet, Tanpınar'in Tren Yolculuğu'ndaki gibi:

Ben de bir şey sormaya cesaret edemedim; daha ötesinin bir yığın imkânsızlık; olmayacağı bile bile kurulan hayaller, cılk çıkan ümitler, birbirini tutmayan hesaplar, farkında olmadan işlenen hatalar, tek çare gibi görünen budalalıklar olduğunu hangimiz bilmeyiz? İnsan hayatı sandığımız kadar değişik değildir. Şartların arasına, mühim anlarda, kendi tecrübenizi olduğu gibi nakledin, en başka türlü hayatı doldurmuş olursunuz.“ (Bir Tren Yolculuğu – Ahmet Hamdi Tanpınar)

Sevgiyle Kalın
Janet.

Thursday, July 12, 2012

Tedirginin Biri - Sunullah Arısoy

Cuma sabahi, yine bir firtina ile gün agarmadan gözlerimi actim. Yeniden uyumada muvaffak olamayinca ben de önce kendime bir kahve hazirlayip kalan uykumu dagitmaya karar verdim.

janetaliriza.blogspot.de
Yalniz basincsiz, french press ve türevlerinde hazirlanan kahve, göstermesini umdugunuz etkiyi maalesef göstermiyor. Ben sabahin o saatinde demir mocha'yi ocaga koymaya üsendigim ve Cafissimo ile gürültü yapmaktan cekindigim icin bir seferlik buna talim ettim.


Firtina tedirginliginin üstüne, kütüphaneden en son aldigim kitaplara göz gezdirirken bu basligi görünce o halimi yansitan bir hikaye okuyacagimi sanmistim. Oysa bu tedirgin, baska türlü tedirginmis. Ari Yayinlari'nin 1962'de yaptigi birinci baskisi olan bu 78 sayfalik uzun hikaye elime gectiginde oldukca yipranmis, yaslanmisti. Kitap kokusunu sevenler bilirler, eski saman kagidin ve eski mürekkebin yasli ve titrek bir kokusu vardir. Icime cektim. Ve o nefesle kendimi tedirginin depresif dünyasinin bunaltili oldugu kadar yer yer felsefik yansimali cümlelerinin akintisina biraktim. 


Cümleleri okurken aklimdan gecenleri, yorumlarimi, güldüklerimi kendime sakliyor, sizi birkac alinti ile basbasa birakiyorum:

janetaliriza.blogspot.de

Yeni bir gün basliyor demek, hicbir sey demek degildi. Bir adamin uyanmasi demekti. Yalniz bu demekti. (s.7)

* * *

Bir iri budala, aglamayi aciyla birletirmis, o günden bu yana aglamak acinin isareti olmus....Oysa aglamak nasil güzel bir seydi! Aglamaya böyle bir anlam verince, ya da verilmis böyle bir anlamin etkisinde kalinca, kisioglu o güzelim tadi yitirmisti. (s.21.)



* * *

Ne demisti doktor? Doktor demistiki... --Tanri bütün doktorlarin belasini versindi! Bütün doktorlarin yok olmasinda hicbir sakinca yoktu. Bastan sona birer kücük budalaydilar. Kisioglunun en ise yaramazi gidip doktor oluyordu. Baska birsey olamayacaklari, bir ise yaramayacaklari icin doktor olacaklardi.(s.36.)

* * *

Bende anlayamadigi bir yan varmis. Cekiyomus O'nu. <Havam> degisikmis benim. Ne havasi? Hep beni düsünmüs. Kendisi de sasiyor buna. Düsüncesine katildim.
<Aleladeyi görmemissiniz de ondan> dedim.
Eliyle agzima bir tokat vurdu.
Kücük, yumusak elleri var. Bebek elleri gibi. Duyarligi olan eller bunlar, belli. (s.51.) 


* * *
Ilkin benim o toplantiya gelmemi cok yadirgamis. Öyle diyor. Birisi demis ki O'na <sana> demis <ilginc bir adam getirecegim...Aykiri bir adam>
Tasrali bulmus beni. Kiligim, oturusum, sigara icisim, konususum, yanima yöreme bakisim hep tasraliymis!
Dogru.
O gün ki yadirgamadi ki beni. Yalniz o gün mü?
Dogdugum gün Tanri bilir, anam babam yadirgamistir önce--Sonra herkes. Ben bile kendimi yadirgiyorum. (s.53)

Sevgiyle Kalin,
Janet.

Friday, July 6, 2012

Terk Eden Aslinda Terk Edilen Midir?

Son haftalarda ask atmosferi cok sisli, zaman zaman cok gergin, bol simsekli. Kozmik dünya mi oyun oynuyor, gerileyen Venüs mü acitiyor, sinirler bozuk da toplu bir deliryuma mi sürükleniyoruz bilmiyorum ama su sira ciftler birbirlerini cok incitiyorlar.


Ilk isittigim hikayeye göre, delikanli bizim kiza bulusmalarda nispeten kaba davranmaya baslamis önce. Sonra yemekli bulusmalar yerini kisa kahve bulusmalarina birakmis. Oglanin annesi sehre geldigi icin muhabbeti fazla uzatamamasina yormustuk bu durumu. Yavas yavas aramalari da azaltmis. Ya annesinden cekiniyor ya da soguyor dedik bu duruma. Derken topluca bir görüsmede, kizcagizin tokum demesine ragmen israrla bir sandvic ismarliyor. Kiz (galiba biraz da domuzlugundan) yemeyince de birden parlayip sandvici cöpe atiyor. Yok iste "artik sen beni sevmiyorsun"lar, falan ile de kizi iyice sasirtiyor. Oysa arayi sogutan kendisi. Sonradan da agir agir evinin esyalarini dagitmaya basliyor. Calisma masasi birine, bisiklet ötekine... Galiba Ingiltere'ye tasinacakmis. Ama bunu kedisi hic dile getirmiyor. Bir tanidiga öyle birseyden söz etmis. Dolayli ögreniyoruz haberi. Bizim kiz sesini cikartmiyor ama alti kilo verdi, eridi gitti. "Birlikte olmak zorunda degiliz, ayrila da biliriz, ama konussana benimle be adam ne istiyorsun" diyor ama eleman hala muglak tavirlar icinde. Bu durumda kiz terk edecek gibi görünüyor.


Bir diger kafasi karisik haberi de evlenme arefesindeki bir dostumdan geldi. Nikaha yalnizca sayili haftalar kala yoktan yere cocuklasarak, kavga cikaran, küsen, utanc verici hallere giren eniste, herkese davetiyeler dagitildiktan sonra kaprisinden, darginlik arkasi barismayi beceremediginden nikahi erteliyor! Gelin hanim davetlilere izahat vermekten ve bu adamla gececek hayati düsünmekten bitap.  Bu durumda kiz terk edecek gibi görünüyor.


Erkek tarafinin Alman, kiz tarafinin Italyan oldugu bu iliskide, oglan da kiz da belirli araliklarla birbirlerini ülkelerinde ziyaret etmekte, hasret gidermektedir. Araya giren bir iki ayin ardindan, birkac gün zarfinda hasret giderme esnasinda oglan inatla yilan dilini esirgememekte, aci sözleriyle bambina'nin yüreginde yaralar acmaktadir. Böyle yapar ama kiz gelmeyince de üzülür, kendi ziyaretlerini de eksiltmez. Tipki aci sözlerini eksiltmedigi gibi. Bu durumda kiz terk edecek gibi görünüyor.


Ortayasi geride birakan ciftimizden, erkek tarafi emeklilik ardindan önce kisa, sonra uzun tatillere cikmaya baslar. Kadin tarafinin buna hicbir itirazi yoktur. Yeter ki herkesin huzuru yerunde olsundur. Derken adam yilin alti ayini direkt disarda gecirmeye baslar. Ceketini esyasini alip ayriliyorum da demez ama hic. Bu sünüp giden iliskiden yorulmaya baslayan hanim, artik terk edecek gibi görünüyor.


Genel olarak sorumluluktan kacma egilimi yüzünden, erkekler, terk etmek istedikleri kadinlari terk etmeye mi zorluyor? Terk eden aslinda terk edilen mi?


Sizde hikayeler varsa dinlemek isterim.
Sevgiyle kalin,
Janet.