Tuesday, July 3, 2012

Kürk Mantolu Madonna - Sabahatin Âli

Dünya’nın en basit,en zavallı,hatta en ahmak adamı bile,insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!...Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?


janetaliriza.blogspot.de


Cem Yayınevi'nin 1985'te tefrika ettigi Sabahattin Âli'nin 1945 senesinde yazdıgı bu müthiş kitabı koyu kış gecelerinin birinde icime cekmiştim. Türk Edebiyati'nın en sürükleyici aşk hikayelerinden biri olan bu kitabi okurken Raif Efendi'nin icine kapaniklıgı ile huzursuz olacak, zamanında tuttugu günlügün sayfalarını cevirirken, bu itilmiş adamın ardında nasıl bir fırtınali bir aşk bıraktıgını anladıgınızda nasıl oldugunu anlamadan kitabın sonuna geleceksiniz. 


Kitabı okurken pek cok notlar almiş, alıntılar kaydetmiş; bitirdigimin ertesinde ise bunları ekşisözlük'te paylaşmak üzere bilgisayarımın başına gecmiştim. Kayda aldıgım tüm alintilar, not düştügüm bütün yorumlar benden önce zaten bire bir yazilmiş! Demek ki Sabahattin Âli hepimizi ayni cümleler ile avlamiş


Kitabın sonundaki birkac not arasından Cevdet Kudret'in yazdıgı da ilgimi cekmisti. Diyor ki:


"Kürk Mantolu Madonna" romanına ilkin Lüzumsuz Adam adini vermisti. Icindeki <z> ve <s> harflerinin catişmasını begenmedigi icin, bu adı sonradan degiştirdi.Piyasa romanlarini düşündüren o acayip adı taktı. Lüzumsuz Adam adını yıllarca sonra Sait Faik kullandı, Sabahattin'in kullandıgını bilmeden, tabii."



Kitaba ismini veren Kürk Mantolu Madonna tablosu her ne kadar Madonna delle Arpie isimli calışma olsa da, Raif ile birlikte galeride oturup tabloya daldıgım sahnede, zihnim bana o duvarda Zerrin Tekindor'un yandaki resmini gösterdi durdu.


Ama Maria Puder olarak hayal ettigim karakter daha farklı görünüyordu.


Bu arada günün birinde evime gercek resimler aldıgımda Zerrin Hanim'in pofuduk saclı, takma kirpikli, bol makyajli oyuncu kızlarının pesine düşecegim muhakkak. 


Kürk Mantolu Madonna'dan birkac alıntı ile sizi bas basa birakayım. 


Sevgiyle kalın.
Janet


*
hizli hizli otele dondum. kahvenin gramofonu ve suriyeli kadinin sarkisi kesilmi$ti. arkada$im yatagina uzanmi$ kitap okuyordu. bana yandan bir goz atti:

"ne o, capkinliktan mi geliyorsun?" dedi.

insanlar birbirlerini ne kadar iyi anliyorlardi... bir de ben bu halimle
kalkip ba$ka bir insanin kafasinin icini tahlil etmek, onun duz veya kari$ik ruhunu gormek istiyordum. dunyanin en basit, en zavalli, hatta en ahmak adami bile, insani hayretten hayrete du$urecek ne muthi$ ve kari$ik bir ruha maliktir!.. nicin bunu anlamaktan bu kadar kaciyor ve insan dedikleri mahluku anla$ilmasi ve hakkinda hukum verilmesi en kolay $eylerden biri zannediyoruz? nicin ilk defa gordugumuz bir peynirin evsafi hakkinda soz soylemekten kacindigimiz halde ilk rast geldigimiz insan hakkinda son kararimizi verip gonul rahatiyla oteye geciveriyoruz?

*

*
insanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.

   

 (s.40)

Monday, July 2, 2012

Ece Ajandasi (Vol.1)

Ismini söylemek zor, dikkat etmezseniz agzinizdan "Eje Acandasi" cikabilir.

Yillariiin Ece Ajandasi. Her sene Aralik basindan itibaren döne dolasa, yana yakila aradigim canim ajandam. 

Bana reklamlarini yapayim diye para verip ürün göndermiyorlar, ben gönülü olarak methediyorum.

2000'li yillarin basindan itibaren (ki üniversiteye girdigim yillara denk gelir) Muhtira serisine gönül verdim. Lastikli, kirmizi deri olan, yapraklari altin yaldiz olan o seri aklimi basimdan aldi. 

Bu arada Avrupa'da onu bulmak öyle zor ki! Ece Muhtirasi yerine Moleskine al demeyin bana, asla yerini tutmuyor. Önceki sene satis-pazarlama müdürleri Hülya Hanim'a mail atip bulamadigimi bildirmistim. O da bana bir iki ipucu vermisti. 

Gecen senin sonlarina dogru anladim ki, bu ufak defter bana yetmemeye basladi. Ama aliskanliklarimi kolay terk de edemem. Aklim daha büyük bir defter almami, kalbimse kücük dostumdan ayrilmamami söylerken, Kitapyurdu'na siparisimi Muhtira serisi icin verdim. 

Onu yerine Akcay Dizisinden siyah deri bir defter geldi. Her ne kadar bekledigim bu olmasa da aslinda gercek ihtiyacim iste buydu!Yilin ilk günerinden bu yana birbirimizden hic ayrilmadik. Zaman yönetimi adina eger birseyler biliyorsam, bunu bu harika defter kolaylastirarak ögretti.

janetaliriza.blogspot.com
Bakalim bu sene onu yine Evropa topraklarinda mi arayacagim Aralik geldiginde, yoksa canim ülkemde mi?

Sevgiyle kalin,
Janet.

Phantasmagorian

Dostum Faunia'nin muhtesem -ama ismi baslangicta zor gelen- blog'u Phantasmagorian'i onurla sunarim!

Takip etmeye deger bir film blogu. Sicagi sicagina kritikler, imdb ile karsilastirmali yorum ve puanlar. Mmmmh...

E bir bakin bakalim.

Sevgiler,
Janet.

Sunday, July 1, 2012

Posta Kutusu Sürprizi!


Bundan iki ay önce yarışmaya katılmış, ilk bir iki turda sıralamaya girdikten sonra gerilemiş ve sonunda zaten pes etmiştim… Derken efendim, dün posta kutumda bu yarışmayı düzenleyen havuzdan bir zarf buldum. 

Merakla açtım veeee BİNGO! 

Katılım ve efor için teşekkür etmişler, bir de havuz davetiyesi iliştirmişler yanına.



janetaliriza.blogspot.com


Almanya’da olduğumu unutarak sevindim bir an. Hemen açıklayayım bunu.
Bugün Temmuz 1.  Yazın göbeği.

Dün gece yüreklere korku salan korkunç bir fırtına vardı. Camlarımız zangır zangır titredi, gök bir başka gürledi, çatılardan damlardan olmadık gürültüler işitildi; dallar, bitkiler, nesneler savruldu durdu oradan oraya.

Sebastian kahramanca kendini dışarı atıp çakan şimşekleri fotoğraflamış. İşte onun karelerinden biri: 



janetaliriza.blogspot.com



Şu an sabahın 10’u. Fırtına dindi ama hava kapkaranlık, yağmur zaman zaman şehri yıkayıp geçiyor.

Sözün özü, havuz macerası bugünlük suya düşer. Elimde tam âsude pazar gününe layık bir hikâye derlemesi var. Bitirince onu da burada kayda geçireceğim muhakkak.

Şimdilik iyi pazarlar, sevgiler.
Janet


Not: İnce Memed’in Almanca versiyonunu almıştım kütüphaneden okumak üzere. 3 gün içinde kaptırdım kitabı. Yabancılar arasında meğer ne popülermiş! Okunsun madem. Seve seve verdim kitabı taliplisine. Bakalım ne zaman geri gelecek.

Monday, June 25, 2012

İnce Memed – Yaşar Kemal



Salı akşamı, hüzünlü bir Acem dostumu neşelendirmek için bir araya geldik. Şirazî helvalarının* yenip, Türk kahvelerinin içilip, falların bakıldığı; şiirlerin okunup, ölümden, tasavvuftan, fizik kanunlarının bunlarla ilişkilendirildiği neşeli bir gece oldu.

Herkes en sevdiği yazarı ve romanı methediyordu. „İnce Memed“ dedi bir kişi. Kitabın Farsçası her daim en çok satan kitaplardan biriymiş İran‘da.  „Senede bir okurum kitabı, ama ben okumazken de o kitaplar hep ortalardadır, ben okumuyorsam annem okuyordur, babam okuyordur, kardeşlerim okuyordur“ dedi. Çok okuduğu için çabuk yıpranıyormuş; hem seveni de çok olduğu için bazen o kitabın gidip de gelmediği oluyormuş. Dolayısıyla  İnce Memed’ alış verişi sık oluyormuş. İnce Memedsiz kaldığı bir vakit, bit pazarındaki bir kopyası için nasıl kahramanca diğer müşterilerle kapıştığından da bahsetti arkadaşım.

Bence, kitabın dili o kadar Adanalı ki, çevirilerinde nasıl onu verebiliyorlar merak ediyorum. Ben ilk cildini severim, diğerlerinde o tadı bulamamıştım (haddim olayarak.) İlk kitapta Çukurova ile, Toroslar ile yeni tanışıyordum. Ağalık sisteminin nasıl bir illet olduğunu yeni anlıyordum. Bu ufak tefek, çelimsiz oğlan, çetelere eşkiyalara karıştıkça benim yüreğim hop ediyordu. Abdi Ağa ölse de rahat etsek diyor, adama beddualar ediyordum. Sürekli Türkçe sözlükler karıştırıp yeni yeni kelimeler öğrenip, Türkçemden utanıyordum. Böylesi bir kitabın diğer dillerdeki sesi, hissi nasıldır acaba?

Her okuduğumda gülümsediğim bir ifade geldi şimdi aklıma:

Helbeeeet

‚Helbet‘ diyor mu acaba o cılız çocuk Farsça, Almanca çevirilerinde? Salı gününden beri ara ara İnce Memed’i düşündüm. Toroslarda eşkiyalar arasında Almanca başkaldırısını merak ettim. Şansım da yâver gitti, Buldum İnce Memed’i:    Memed mein Falke


janetaliriza.blogspot.com


Toros rüzgârları bu kitapta Türkçesi'ndeki gibi eser mi? Bilmediğim gibi tedirginim de. Oradaki yabancılığımı kırmak için, bu yola yanıma bir tanıdık alarak çıkmaya karar verdim... Bütün bu edebî romantizmi alt üst eden edepsizliğimle hazırladım çekirdeğimi, resimdeki gibi!

Şimdi köşeme çekilip, bildiğim bir dünyaya bilmediğim bir yoldan girmenin sıkıntılı merakı ile sayfaları çevirme zamanı. 

Sevgiyle kalın,
Janet.


* Şiraz Helvası, hurmaların soyulup biraz pişirildikten sonra miyane ile kıvamlandırılıp, tahin ile tatlandırıldığı bir İran helvasıdır. 

Wednesday, June 20, 2012

Pinhan – Elif Şafak


Aslında şu an okuduğum başka bir kitabı anlatmak için gelmiştim klavye başına, ama Pinhan’ın hatırası rahat bırakmadı. Ondan söz edelim madem.

Kitabın birinci baskısı 1997’de yapılmış. 224 sayfalık bir efsane! Metis Yayınları’nın 2000 yılında yaptığı onuncu basım Pinhan’ı kütüphanede bulduğumda, gurbet illerinde dost ile karşılaşmış gibi hissetmiştim kendimi. En favori ikinci romanımdır Pinhan. (Birincisi G.G. Marquez’in Yüz Yıllık Yalnızlık’ı.) Bu kitabı çok sevmemin sebebi içeriği ve masalsı – gerçerçi anlatımı olduğu kadar, geri planıdır da.

janetaliriza.blogspot.com
Elif şafak bu romanını daha 26 yaşındayken, master tezinin hemen ardından yazmıştır ve romanı okuyanlar da apaçık görürler ki, hikaye pek çok kaynaktan beslenmektedir. Bu kaynakların hemen hepsinin Anadolu temelli eserler olduğunu belirtmekte fayda var.

Bilginin bir hikaye ile birleştirerek sunulmasından, çoklarının aksine haz duyuyorum. Denilen odur ki, romanların atmosferi daha ziyade tahayyül ile dolmalı; bilgi,  tarih, diğer yazarlardan yapılan alıntılar, okuru sıkmamak adına sessizce yedirilmeli, göze sokulmamalıdır. Halbuki, bunun aksi üslubu yansıtan İskender Pala’nın da sâdık bir okuru olarak bu tadı çok sevdiğimi itiraf ediyorum. Kitabı boğduğu, konuyu dağıttığı tartışılan o eklentiler beni mest ediyor.

Pinhan’a dönersek; roman dört ana bölümden müteşekkil: Toprak, Hava, Ateş ve Su. Her bir bölümün sunuşu bir beyit ile yapılmıştır. Bu bölümlerin her biri de kendi içinde başlıklardan oluşmaktadır ki, bunların hem isimlerini hem de girişlerine yazılan şiirleri, alıntıları çok sevdim. Bunları da bir bir yazının sonuna ekleyeceğim; hem merak edenler için, hem de özlediğimde yeniden aralarında gezinebilmek için.

Şafak’ın bu romanındaki kelime seçimleri bir harika. Anlatımı da destansı bir hava içinde. Eski Türk yazınları gibi. Bir Dede Korkut okur gibi. Bu romanı herhangi bir romanı okur gibi okumak ile tasavvuf birikimi ışığında okumak eminim çok farklı etkiler ortaya çıkarır. Kitapta sözü edilen çift başlılık da bunun ana öğesidir zaten. Pinhan’ın çıktığı yolu çok bedensel ve maddi anlamak da mümkün; çok manevi, çok ilahi anlamak da.

Kitabı okurken sık sık G.G. Marquez’i hatırlayıp „Yüz Yıllık Yalnızlık“ını özledim. Uçan halı ile  köye satış yapmaya gelen çingeneler, ölülerin gürültüsünden uyuyamayan insanlar, domuz kuyruklu bebekler gibi, Pinhan’da da gerçek üstü olup da aslında çok da sıradanmış gibi anlatılan fantastik öğeler bol bol var.

Romanın dekoru da müthiş. Eski İstanbul, Osmanlı zamanları, dönemin Anadolusu, dar sokaklar, tekkeler, meyhaneler, Ermenice isimler, Rumlar, Acemler, çeşit çeşit alışkanlıklar, gelenekler, bâtıllar, ritüeller, kocakarılar, eski adı Akrep Arif yeni adı Nakş-ı Nigâr olan mahalleler…

En çok Nevres karakterini sevdim. Karanlığı, felâketi çağıran, güzel kuzenini kıskanan, yoğurt-ekmek yiyen, karıncaların üzerine bu karışımdan döküp öldüren Nevres. Cinleri salan Nevres. Sarma yerken ağzının içindeki yeşili gizlemeden halasına „bana artık sen mi bakcan?“ diyen Nevres.

Kitabın her bir köşesini öyle seviyorum ve kafamda öyle canlı ki, bir bütün olarak yansıtabileceğimi sanmıyorum. Kafamda ilk yanan ışıkları topladım burada o kadar.

Sevdiğim herşeyin kayda geçmesini istemem bir kaybetme korkusunun tezahürü mü acaba?
Ne fark eder?

Sevgiyle kalın,
Janet.

~ ~ ~ ~ ~

 (Bölüm I)

Bu bab toprak ahvalin beyan eder
Ki tabiatı soğuk ve kurudur

Zifiri bir halka idi toprak
Yıldızlara sığınırdı bazen…


*             *             *
 (Bölüm II)

Bu bab hava ahvalin beyan eder
Ki tabiatı sıcak ve rutubetlidir

Firuzefam bir halka isi hava,
Güneşi perdelerdi bazen…

*             *             *

(Bölüm III)

Bu bab ateş ahvalin beyan eder
Ki tabiatı sıcak ve kurudur

Şarâbî bir halka isi ateş,
Kanına susardı bazen…

*             *             *

 (Bölüm VI)

Bu bab su ahvalin beyan eder
Ki tabiatı soğuk ve rutubetlidir
Sarı bir halka isi su,
Rengiyle dalaşırdı bazen…


*             *             *


Elma: 
Devir tamam oldu,
Dünyaya geldim. (Ahu)

Nokta:
Katreyiz alemde, lâkin
Dilde derya olmuşuz (İ.H. Erzurumi)

Hafıza:
Biz sevdik âşık olduk,
Sevildik maşuk olduk.
Her dem yeni doğarız,
Bizden kim usanası. (Yunus Emre)


Halka:
Her gün bir yerden dönmek ne iyi
Her gün  bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak ne âlâ
Dünle beraber gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım
(Mevlana Celaleddin)

Emanet:
Kırılmamak için bükül
Düz olmak için eğril.
Dolmak için boşal,
Parçalan ki yenilen
Az şeye sahip olanlar
Çoğa kavuşabilirler
Çok şeyi olanların zihni karışır.
(Tao Te Ching)

Hıyanet:

Yaşlı kadın gerekli özeni gösterip onu
Kendine getirmiş; sonra da kendisine
„Neyin var oğlum? Bu denli alt üst olacak
Ne gördün ki?“ diye sormuş.
(Binbir Gece Masalları
 Hasan-ül-Basri’nin Serüvenleri)

Felâket:

Devir döndü;
Zaman yine piç oldu. (Teslim Abdal)
Kefaret:

Korku duydu,
çünkü yalnızlık korku yaratır.
„Benden başka hiçbir şey yoksa
Niçin korkayım?“ diye düşündü.
O zaman krkusu geçti.
Korkacak hiçbir şey yoktu;
Çünkü korku ikinci bir varlık
Olduğu zaman gelir.
(İ.Ö. 700’den kalma Hint örneği Brihandaranyaka Upanişad)

Hezarpâre

Geçmiş ve gelecek yoktu
İstanbul vardı,
Ölüm yoktu, yaşam yoktu,
Yalnızlık yoktu, ıssızlık yoktu,
İstanbul vardı…
(Mehmet Fehmi İmre)

Rindâne

Itırgülün sesi,
ışık sonsuzun.
Geceleri ölüm
Konuşur karanlıklarda.  (Cemil Meriç)

Peymâne

Ve O’na baktım ve ruhum titredi;
Çok güzeldi.
Bedeni tekildi
ve sanki  her bir uzvu,
diğerini seviyordu. (Halil Cibran)

Püryâre

İster öldür, ister al
Kurtar beni pür-yâreden
İşte gönlüm, işte sen
Ben çıktım artık aradan. (Süreyya Efendi)

Cehennemin Kapıları

Ne ne Nerin’i
Çok yeme peyniri
Peynir seni öldürür
Cehenneme götürür
Cehennemin kapıları
İstanbul’un cadıları
Ik mık
Karakedi den
Oyundan çık  (Tekerleme)

Nida Hamamı

Bu hamamım içinde, ama her şeyin dışında bir yüzdü çocuğunki. (Murathan Mungan, Son İstanbul)

Elem Şehristanı: 

Hiçbir şeyi yoktu ve olsun da istemiyordu. Kente, konuşmalara, kitaplara gidiyordu. Sözcüklere doğru yola çıkıyordu. (Sylvie Germain, Amber Gece)

Firar Yolları;

Ey gönlüm, seni küçük utançtan ve kuytular erdeminden arıttım, seni güneşin önünde çıplak durmaya kandırdım. (Böyle Buyurdu Zerdüşt, „Büyük Özlem Üstüne“)

Sunday, June 17, 2012

Evli Bir Kadinin Günlüğünden – Peride Celâl


Milliyet Yayinlari’nin 1971 senesinde cikarttigi bir Peride Celâl romani olan „Evli Bir Kadının Günlüğünden“ tam bir yaz romanı. Her ne kadar kitabın amacı güldürmek olmasa da yer yer kahkahalara boğuldum. Bu sözlerimle yazara saygısızlık yapmak istemem. Kahkahalarımın sorumlusu, kitabın başahramanı yeni gelin Selma ve evliliğe, kocasına dair sarf ettiği cümleler. Sözünü ettiğim bu cümleler, o zamanın evli kadınının, evliliğe ve kendi konumuna bakışına ışık tutuyor. Ayrıca o gün ile günümüz arasındaki dramatik farkı ortaya koyuyor.Bu ifadelere örneklemeler yapmadan önce kitabı kısaca özetleyeyim.

janetaliriza.blogspot.com

Selma ve Mehmet kaderin cilvesi ile, bir otomobil kazası sonucu tanışıp aşık olmuş ve evlenmiş yeni bir çifttir. Mehmet, fabrikalar sahibi zengin bir baba ile „sosyete gülü“ diye hitap ettiği cemiyet hayatında öncü bir hanımın oğludur. Selma da, toplum içinde ağırlık sahibi doktor bir baba ve ev hanımı ama topluma yabancı olmayan bir annenin oğludur. Selma ve Mehmet solcu –geçinen- ancak aileleri dolayısıyla ideolojilerini yaşamlarına pek de yansıtamayan insanlardır. Mehmet, babasının yanında çalışıp orada işi öğreniyor olsa da; aklı sol düşüncelerin ifade bulduğu bir dergi çıkartmaktadır. Ancak derginin finanasmanı için de babasının eline bakmaktadır. Mehmet’in hayatında bunlar olurken, Selma da, baba evini terk etmenin heyecanını yaşayıp kendince yeni özgürlüğünün tadını çıkartmaktadır. Bu özgürlüğü, evi istediği gibi dağıtmak, yatakta istediği kadar kalmak, kirli ayaklarla yatağa girebilmek, hep içinde kalmış resim tutkusunu canlandırmak için şövalesini camın önüne kurup kirli boyalı bezlerini oraya buraya atmaktır. Ne de olsa „kayınvaldesinin“ (kitapta ayne böyle geçiyor, „kayınvalde“ diye) ona gönderdiği hizmetçi kadın oralığı toplayacaktır. Genç kız halleri içinde kocası hariç herkesten nefret eder Selma. Ailesinden, kocasının ailesinden, hizmetçilerinden, hâlâ görüşmekte olduğu okul arkadaşlarından…  Selma bu yeni yaşantısını, olayları, geçmişiyle, çevresiyle, hisleriyle ve kendiyle olan çekişmelerini günlüğüne yansıtmaktadır.
Eğlenerek kısa sürede okunabilecek, sonrasında pek de iz bırakmayacak bir roman.
Ben okurken, oradaki aforizmaları eşe dosta anlatmatan kendimi alamadım. İşte örnekler:

„Mehmet sarmaşık gibi kaplamış beni, sarmış dolanmış. Ona uyuyorum her yandan. Onun gibi düşünür, onun gibi davranır oldum her şeyde.“ (S.11)

„Bir balmumu bebek gibiyim Mehmet’in elinde. Sıcak dokunuşlariyle ısınıp eriyerek kollarının arasında biçimden biçime giriyorum.“ (S.11)

„Onunla beraberken ne kadar mutluyum! Düşünmüyorum bile!Düşünme insanı karamsar yapıyor.“ (S.33)

„Benim işim Mehmet’in karısı olmak bundan sonra, dedim, babama. Onun yolunda yürümek, onun çocuklarına ana olmak. Bu işlerin de doktor olmak kadar olumlu yanları var sanıyorum.“ (s.177)

Kitabın başında „mutfak“ yerine „mutbak“ yazımının bir basım hatası olduğunu düşünmüştüm ama gördüm ki, bütün bir kitap boyunca „mutbak“ deniyor.

„ALLO“ diye yanıtlıyorlar telefonları, „alo“ diye değil.

Küçük budala à Selma, arkadaşlarına kızdığında böyle diyor.

Güzel bir Pazar olsun herkes için!
Sevgiler,
Janet.

Friday, June 15, 2012

Evli Bir Feminist

Tam bir Peride Celal romani bitirmis ve size bundan söz edecektim ki, konu ile örtüsen bir de blog cikti ortaya. Blogun yazari evlenerek Brüksel'e yerlesmis bir genc feminist. Bu genc kadin daha önce, yani bekarkenki hayatini, tecrübelerini ve bunlara getirdigi feminist yorumlari ingilizce bir blogda yayinliyordu. Derken bu genc kadin evlendi. O zamanki bloguna yazdigi son yazi evlenme karariyla ilgiliydi. Bir süre hicbir sey yazmadi ve sonra da tüm blogu ortadan kaldirdi.

Simdi ayni gizemli feminist Türkce olarak yazacagi blogunda evlilik hayati ve feminist bakis acisini okura yansitmaya hazirlaniyor. Ben, eski blogdaki yazilari düsünerek diyebilirim ki enfes bir blog geliyor.

Evli bir Feministin Gizli Güncesi iste burada.

Sevgiler,
Janet.

Wednesday, June 13, 2012

Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık


Son on yıl içinde, spritüel dünyama seslenen başlıca güncel yazarlardan biri olan Cemalnûr Sargut’u onca dinledikten sonra, sürekli sözünü ettiği şeyhleri Ken’an Rifâî hakkında biraz daha bilgi edinmek istedim. Bulunduğum bölgenin kütüphanesinde de gerçekte onu anlatan bir kitap bulabildim: başlıkta adı geçen „Ken’an Rıfâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık“ Kitabın yazarları iki hanım: Sâmiha Ayverdi, Nezihe Araz, Safiye Erol ve Sofi Huri. Bu isimlere de yine Cemalnur Hanım’ın konuşmalarından aşinayız. Özellikle Sâmiha Hanım’dan „Samiha Anne“ diye bahsettiğini duymuşsunuzdur siz de.

Elimdeki kitap Hülbe Yayınları’ndan 1983 senesinde çıkmış. Karton kapak 476 sayfa. Beş bölüm olarak hazırlanmış. Birinci bölüm (ya da kitap geçen şekli ile: Birinci Etüd) Sâmiha Ayverdi ile Nezihe Araz’ın, ikinci bölüm (ikinci etüd) Safiye Erol’un, üçüncü bölüm Sofi Huri’nin elinden çıkmış. Ayrıca mektupları ve sohbetlerine de yer verilmiş son iki kısımda.

janetaliriza.blogspot.com

Genel olarak Kenan Rifâî’nin biografisine odaklanılmış ve çocukluğundan başlayarak yaşantısı, eğitimi, küçükken yaptığı afacanlıklar ve saçtığı zekâ pırıltıları irdelenmiş. Daha sonra bir yandan genç bir öğretmen olarak tayinleri, gittiği yerlerdeki ilişkileri, manevi uyanış ve aydınlatışına geçilmiş. Annesinin hayatındaki önemi vurgulanmış. Din anlayışı, ahlâk görüşü, insan ilişkileri gibi çeşitli yönlerden kişiliği ve mürşitliği anlatılmış.

Satır araları, Cemalnur Hanım’ın anlattığı kıssalar ve sarf ettiği özlü sözlerle dolu. Demek ki kendisi, sözünü ettiği kaynağının, mürşidinin tamamen özümsemiş ve onun bir aynası haline gelmiş.

Örneğin:

„Haktan başka bir şer olmadığı için, mahlûktan da zuhur eden Hak’tır; Allah’ın vahiy vasıtaları nihayetsizdir.“ (s.38)

„Zulüm, bir şeyi kendi mevziine koymamaktır“ (s.52)

„Havada uçmak mûcize olsa,  kargalar da uçuyor; denizde yüzmek mûcize olsa balıklar da yüzüyor. Biz iç terbiyemizle meşgul olalım, bir kötü hasleti yok edip yerine bir iyisini getirelim, lâzım olan budur.“ (s.125)

„Bakın, Allah için Rabbül’âlemîndir diyoruz. Rabbül’müslimîn demiyoruz. Onun yapmadığı ayırmayı ben kul olarak nasıl yaparım?“ (s.149)

Kenan Rifai’nin biyografisi olmasının yanı sıra, vahdet inancının iyice kavranması, aşkın ne olduğu, maddiyat ve maneviyat dengeleri, ve en önemlisi mutluluğun gerçek kaynağına yönelim anlamında çok aydınlatıcı bir eser olmuş. Cemalnur Sargut’u severek dinleyenler, onun nelerle beslendiğini anlamak için ve bu yolculuklarında bir başlangıç noktası olarak bu kitaba göz gezdirebilirler.

Elif Şafak, Aşk isimli romanına hazırlanırken tasavvufa girişini yine bu kanallardan yaptığını belirtmişti kitabının yeni çıktığı dönemde.

Son olarak  da demek isterim ki, kitabın dilinde elli yıl öncesinin zerafeti var. 

Sevgiyle kalın.
     Janet